Birbirimizden Farkımız

 

Güney Afrika’nın Johannesburg kenti yakınlarındaki otoyol, aşırı farklı iki yerleşimi birbirinden ayırıyor: Çoğunlukla beyazların yaşadığı orta sınıf Primrose semti ile işsiz altın madencilerinin 1990’larda araziye el koyduğu Makause yerleşimi. Sakinlerinin hemen hepsi siyahi. Johnny Mıller

“Biz” ve “Onlar” arasındaki farklılıkları ayırt etmeye ve kendi grubumuzu kayırmaya doğuştan ayarlıyız. Bilim bu sorunu çözebilir mi?

Solomon Igbawua ile Dahiru Bala tüm farklılıklarına rağmen yakın arkadaşlardı. Doğu Nijerya’nın Benue eyaletindeki öğrencilik yılları sırasında, Igbawua’nın köyüyle, Bala’nın yaşadığı, birkaç kilometre ötedeki yerleşim yeri arasında mekik dokudukları dönemde başlamıştı arkadaşlıkları. Ve bir ömür boyu süreceğine inanıyorlardı.

Bugün 40 yaşında olan tıknaz yapılı, geniş omuzlu Igbawua, yüzlerce yıldan bu yana Benue’nin inişli çıkışlı yeşil ovalarında tarım yapan Tiv halkından bir Hıristiyan. İnce uzun Bala (42) ise Müslüman bir Hausa. Onun halkı –birbirine iyice karışmış Hausalar ile Fulaniler– Batı Afrika’nın hemen her yerinde yayılım gösteren uzun boynuzlu güçlü sığırları güderek yaşamlarını sürdürüyor. Birçok yerde etnik köken, din, dil, kültür ve siyasi görüş gibi farklılıklar ölümcül sonuçlara yol açıyor. İkisiyle buluştuğum yerin birkaç yüz kilometre kuzeyinde Boko Haram, kendi İslam anlayışına katılmayan herkese karşı savaş sürdürüyor. Batı Afrika’nın diğer bölgelerinde ve daha birçok yerde, sığır çobanları ile çiftçiler kaynaklara erişmek adına birbirlerine karşı kanlı saldırılar gerçekleştiriyor. Aslında, farklı gruplar (ırklar, kabileler, uluslar, dinler, mezhepler) dünyanın her yerinde farklı çatışmalar yaşıyor.

Ancak son döneme kadar, ne Igbawua’nın köyü Zongo’da, ne de Bala’nın yaşadığı Daudu’da bu tür olaylar görülüyordu. Yaşamlarının büyük bir bölümü boyunca herkese yetecek kadar kaliteli toprak olduğunu söylüyorlar. Tarlalara sığır girdiğinde ya da sığır çobanları dereye giden yolun yeni bir çitle kesildiğini anladığında aralarında çıkan tartışmaları yatıştıracak yollar bulunuyormuş. “Barış ve uyum vardı burada,” diyor Tiv halkından Elizabeth Anyom.

Ancak iki arkadaşın büyüyüp çoluk çocuğa karıştığı yıllarda Benue’nin nüfusu da arttı. Isınan iklim kuzeydeki arazilerin kurumasına yol açarak sığır çobanlarını güneye doğru sürdü. Kaliteli toprak azaldı. Çiftçiler giderek daha fazla tarlanın sürüler tarafından çiğnendiğine, sığır çobanları da giderek daha fazla sığır yolunun çitler ve yeni ekilen tarlalarla kesildiğine tanıklık etmeye başladı. Çiftçiler ile sığır çobanları, Hausa–Fulaniler ile diğer gruplar arasındaki ilişkiler artık özgür ve huzurlu olmaktan çıkmıştı.


Ruanda’da, 1994’teki soykırım sırasında çocuklarından dördünü kaybeden Maria Uwambaje, katilleri çocuklarına yönlendiren Boniface Twagiramungu ile. Twagiramungu’yu affetmiş. Karuna Barış İnşa Merkezi’nce yönetilen program, saldırganlar ve kurbanların travmalarını çözümlemelerine yardımcı oluyor.

Yine de Zongo ile Daudu, ortak rutinlerini barışçıl biçimde sürdürüyordu. Hiç kimsenin burada bir çatışma yaşanacağını düşünmediğini söylüyor Igbawua’nın karısı Katrin.

Ama yaşandı.

2014’te iki halk arasında “kriz” baş gösterdi. Kabileleri, dinleri ve kültürleri ayıran sınırlar duvarlara dönüştü; yanlış tarafta bulunmak ölümcül olabiliyordu. Dedikodular dolaşıyor, sonra saldırılar ve karşı saldırılar geliyordu. Ürünler talan ediliyor, hayvanlar öldürülüyordu. Tivlerin köyü yakılmıştı. Kadın erkek demeden herkes katledilmişti.

Igbawua ile Bala hiç kimseye saldırmadıklarını söylese de, gruplar bir kez çatışmaya başlayınca bunun pek önemi kalmıyor. Kriz sırasında çoğu Tiv çiftçi, sanki tüm sığır çobanları aynı gibi davranmıştı, karşı tarafta da benzer bir tutum vardı.

Kriz, insanların davranış biçimlerini de değiştirdi. Uyumlu olmak değil, intikam almak değerli hâle geldi. “İntikam almanın doğru olmadığını düşünüyordum,” diyor Bala. “Ama bunu kendi insanlarıma gidip söyleyecek cesaretim yoktu.” Her ikisi de mülteci durumuna düşmüş, evlerine ancak gündüz saatlerinde –o da kısa süreliğine– gidebiliyor ve tuzaklara dikkat ediyorlarmış.

Dünyanın her yanında görülen talihsiz bir durum var: İnsanlar ırk, din ve kültür farkına bakmaksızın onlarca, hatta yüzlerce yıl boyunca birlikte yaşıyorlar. Sonra birdenbire, komşularınız saygı duyduğunuz, yemeğe çağırdığınız, yardımlaştığınız ya da evlendiğiniz kişiler olmaktan çıkıyor. Bu tanıdık yüzler Onlar, Düşman veya Başkası hâline geliyor. Gruplar arasındaki çatışma sırasında kişisellik ortadan kalkıyor, empati ve güven yok oluyor. Nijerya’daki sığır çobanları ile çiftçiler arasında olduğu gibi, Fransa’da ya da Amerika Birleşik Devletleri’nde de ülkenin yerlileri ile göçmenler arasında benzer şeyler yaşanabiliyor. Söz konusu durumlar birbirinden çok farklı ve farklılıklar da çok önemli. Ancak sorunlarının ortak kökeni de aynı derecede önemli: Uzmanlık alanı evrimsel psikoloji olan John Tooby’nin deyişiyle, insanların tümü “kimlik çılgını.” Elimizde değil; daha doğuştan Biz ve Onlar ayırımını yapmaya programlıyız. Kaçınılmaz olarak (ve kimi zaman da bilinçsizce) Bizi kayırıyoruz. Özellikle de tehdit altında olduğumuzu hissettiğimiz durumlarda.

Johnny Miller

Güney Afrika’nın Johannesburg kenti yakınlarındaki otoyol, aşırı farklı iki

John Stanmeyer

San Diego yakınlarındaki, bu fotoğrafta ABD–Meksika sınırının Meksika taraf

David Guttenfelder

Temmuz 2017’de Güney Koreli askerler, Kuzey Kore sınırının geçtiği Panmunjo

John Stanmeyer

Gruplar arasındaki çatışmalar, anlaşmazlıklarda söz sahibi olmayan insanlar

John Stanmeyer

Washington Eyalet Üniversitesi’nde, Önyargı Karşıtı Eğitim Simülatörü’yle b

John Stanmeyer

Soykırıma karışan Cyrille Namubonye, Karuna Barış İnşa Merkezi tarafından R

İnsanlar, bu özelliği karıncalardan somonlara ve makaklara kadar daha birçok canlıyla paylaşıyor. Diğer canlıların asla yapmadığı bir şey varsa o da grup algılarını ve hareketlerini değiştirmek. Yugoslavlar, birbirleriyle savaşan Hırvat, Sırp ve Bosnalılara dönüştüğü sırada, kuşlar ve arılar kendi topluluklarında kalmayı sürdürdüler. Yalnızca insanlar –Hutular ve Tutsiler– aynı toprakları yüzlerce yıl boyunca barış içinde paylaştıktan sonra artık aynı ülkenin vatandaşı olmadıklarına karar verebiliyor. Yalnızca insanlar, örneğin Amerikan ulusu olarak yekvücut olma duygusundan, muhafazakâr kırmızı eyaletler ile liberal mavi eyaletler olarak ayrılma duygusuna geçiş yapabiliyor.

Algımızı değiştirme kapasitemiz bir yandan umut da içeriyor, çünkü insanların daha kapsayıcı, daha adil, daha barışçıl bir yöne doğru gitmesine olanak veriyor. Nijerya’da ve dünyanın başka yerlerinde grup çatışmaları nedeniyle parçalanan toplumlar, şaşırtıcı bir kaynak sayesinde yeniden bir araya geliyor: insan zihnini inceleyen biliminsanları. Ve buldukları yöntemler, şimdilerde Indianapolis’teki Toledo’da ve diğer ABD kentlerinde halkın polisle ilişkilerini geliştiriyor.

Ben bir leoparım: New York Üniversitesi’nde grup kimliği üzerine çalışan nörobilimci Jay Van Bavel, geçtiğimiz yıl ofisi yakınlarında fMRI (Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme) cihazı altında yattığım sırada bu yaftayı uygun buluyor bana. Cihazın içinde olduğum sırada 12 genç beyaz ve 12 genç siyahinin fotoğrafları gösteriliyor bana. Ben bu insanları grup kimlikleri ile ilişkilendirirken cihaz beyin aktivitemi izliyor. ABD’de büyümüş biri olarak tüm hayatımı ülkemin ırk kategorilerine göre yaşadığım için deneydeki görevlerimden birini yapmam hiç zor olmuyor: Her yüzü, ten rengine göre siyahi ya da beyaz olarak sınıflamak. Ancak bir başka kategoriyi daha dikkate almak zorundayım. Bana daha önce, fotoğraflardaki erkeklerin iki ekipten –Kaplanlar ve Leoparlar– birine ait olduğu söylendi. Ekranda kimin hangi ekipte yer aldığı gösteriliyor ve iyice anlamam için ayrıntılı biçimde açıklanıyor. Ama ben tarafsız bir gözlemci değilim; bana Leopar olduğum söylendi.

Tarayıcıdaki görevlerim Van Bavel ile meslektaşlarının 2008’de yaptığı bir deneye dayanıyor ve beynim çalıştığı sırada onun faaliyetlerini önce tanıdık ve nihai grup kimliğiyle (bu, ABD’de ırk anlamına geliyor), sonra da –aslında bir anlam taşımayan– bir diğer grup kimliğiyle karşılaştırma olanağı veriyor.

Asıl deneydeki beyinler gibi benim beynim de, dahil olduğum gruptan birinin yüzünü mü (benim durumumda bir Leopar) yoksa diğer gruptan (Kaplan) birinin yüzünü mü gördüğüme bağlı olarak farklı biçimde aydınlanıyor. Örneğin beynin beğeniyle ilgili bölümü olan orbitofrontal korteksim, içinde bulunduğum gruptan bir yüzü gördüğümde daha çok aydınlanıyor. Aynı şey yüz kimliklerini işleyen iğsi beyin kıvrımlarında da yaşanıyor.

Bu deney –ve son 20 yılda yapılmış buna benzer onlarcası– insan beyninin nasıl bir “kimlik çılgını” olduğuna dair bilgileri doğruluyor. Taramaların gösterdiği şeylerden biri, grup algımızın ve duygularımızın çoğunun farkındalığımız ve kontrolümüz dışında oluştuğu. Beyaz kişileri siyahilere tercih edecek bilinçli bir seçim yapmıyorum. Aksine, çoğu Amerikalı gibi ırkçılıktan nefret ediyorum. Ama eğer bir Leopar olduğum söylenmemiş olsaydı, siyahi yüzlerdense beyaz yüzlere yönelik bilinçaltı bir tercih göstereceğim kesindi. Böyle yapmamış olmam, Van Bavel’in araştırmasındaki bir başka önemli buluşun altını çiziyor: Yeni ekip kimlikleri, zihnimizde kolaylıkla eskilerin yerini alabiliyor. Van Bavel’in yaptığı tek şey bana iki ekipten bahsetmek ve hangisinde yer aldığımı söylemekti. Beynimin, normalde siyahilerle beyazları birbirinden ayırt ettiği çabukluk ve güçte, Kaplanlar yerine Leoparları tercih etmesi için işte bu açıklama yeterli olmuştu.


Beytüllahim yakınlarındaki 300 numaralı kontrol noktasında –bazıları sıranın önüne geçmek için duvara çıkmış olan– Batı Şerialı Filistinliler, İsrail’e girmek için izin bekliyor. Binlerce işçi, İsrail’de daha iyi para kazandığı bir iş uğruna her gün aynı zorluğa katlanıyor. Ekonomik olanaklardaki eşitsizlikler din, etnik köken ve karşıt toprak iddialarına dayalı ayrılıkları körüklüyor.

Taramalar insanlardaki gruplaşma eğilimi konusunda kilit önemdeki bir özelliği yansıtıyor: Çevremizdeki grupların hangisinin önemli olduğunu ve hangilerine üye olduğumuzu öğrenmeye çalışan, meraklı bir zihinsel radarımız var. Ve bu radar sürekli işliyor. Irksal, dinsel, ulusal gibi çeşitli kimliklerimize alışmış olsak da zihnimiz yeni ortaklık olasılıkları konusunda uyarılmış durumda.

İnsanların neden gruplara ve bu gruplar içindeki yerlerine özen göstermek üzere evrim geçirdiğini görmek zor değil. Sırtını birbirine dayamak, çok fazla bedensel silahı olmayan kırılgan ve gürültücü bir yaratık için akıllıca bir hayatta kalma stratejisi. Gruplar hâlinde yaşamak, varlığını sürdürmenin en iyi yolu. Çoğu primatın böyle bir yaşam sürmesinin de nedeni bu. Aslına bakılırsa çeşitli grupları birbirinden ayıran kesin çizgilerin olmadığı bir toplum yok.

“Kişi algısı genelde böyle işliyor,” diyor Van Bavel. “İlk anda insanları grup üyeliklerini temel alarak değerlendiriyoruz.” Grup üyeliğine değer vermek, okumak ya da araç kullanmak gibi öğrenilen bir şey değil. Nefes almak gibi otomatik olarak yapılan bir şey.

Aslında gruplara yönelik hassasiyetimiz konuşmayı öğrenmemizden çok daha önce başlıyor. Çok küçük bebekler, farklı görünen yetişkinlerdense kendilerine bakan kişilere benzeyen yetişkinleri tercih ediyor. Bazı kanıtlar, yeni yiyecekler yerine annelerinin hamileyken veya emzirirken yediklerini tercih ettiklerini ve de anne karnındayken veya yaşamlarının ilk dönemlerinde duydukları dili yabancı bir dilden daha çok sevdiklerini gösteriyor. Bu tercihler ortadan kalkmıyor. Yetişkinlikte, bizim gibi görünüp davranan insanların yüzlerini tanımada ve duygularını anlamada daha başarılı oluyoruz.

Psikologlar kabile zihniyetlerimizi uyandırmanın inanılmaz kolay olduğunu uzun süre önce saptadı. Örneğin 1954’te gerçekleştirilen klasik bir deneyde, Oklahoma Üniversitesi’nden araştırmacılar bölgede yaşayan 22 çocuktan önce savaşan iki kabile yarattı, sonra da bu kabile anlayışını yok etti.

Çocukların tümü altıncı sınıf öğrencisiydi, benzer semtlerde yaşıyorlardı ve beyazdılar. İki farklı gruba ayrılan ve ayrı otobüslerle Robbers Cave Eyalet Parkı’na götürülen çocuklar, deneyi gerçekleştirenler tarafından verilen birkaç ilke eşliğinde parkta serbest bırakıldılar. İki grup da kısa sürede bir baraka ve gölet edindi; kendilerine isim verdiler ve kurallar yarattılar. (Rattlers küfürlü konuşurken, karşı taraftaki Eagles grubu nazik bir dil kullanmakla gurur duyuyordu.) Ve bir hafta içinde birbirlerinin varlığını keşfettiler.

Birkaç gün geçmeden savaşa tutuşmuşlardı bile; birbirlerinin barakalarına saldırıyor ve yalnızca kendi gruplarından kişilerle beraber yemek yiyorlardı. Beyzbol maçları gibi yarışmalarda hakaretler havada uçuşuyordu. “Şu zenci kampçılar”, “komünistler” ve “hanım evlatları” üzerine kızgın konuşmalar yükselişe geçmişti.

Kampın üçüncü haftasında, deneyi düzenleyenler, Rattlers ile Eagles’ı birlikte çalışmaya zorlayan bazı görevler (bozulan bir kamyoneti itmek, sandıklarda getirilen yiyecekleri açmak) icat ettiler. Ortak bir amaç için işbirliği yapma deneyimi grupları kaynaştırdı. Üç haftalık kampın sonunda, eski defterleri kapatan çocuklar hep birlikte Amerikan ulusal marşını söylüyordu.

Robbers Cave deneyinin de gösterdiği gibi, insanlar grup algılarını her iki yöne doğru da çekebiliyor. Bazen Bizi Onlara çeviriyoruz, bazen de Onları Bize.

Devamını National Geographic Türkiye’nin Nisan 2018 Irk Özel sayısında okuyabilirsiniz.

Yorum Yaz

Toplam Yorum: 0

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.

John Stanmeyer

12 Ağustos 2017’de ABD, Charlottesville’deki Unite the Right (Sağı Birleştirin) yürüyüşünde, alternatif sağ destekçileri, Konfederasyon güçlerine bağlı General Robert E. Lee’nin heykelinin bulunduğu parka protestocuların girmesini engellemek için barikat kurdular. Polise göre, yürüyüşe katılanlardan biri arabasını bilerek kalabalığın üzerine sürmüş ve bir protestocunun ölümüne yol açmıştı.

John Stanmeyer

San Diego yakınlarındaki, bu fotoğrafta ABD–Meksika sınırının Meksika tarafından görülen ve iki ülkeyi ayırmaya yarayan oluklu sac bariyer, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin inşa etmeyi önerdiği sekiz prototipten dördünün yanında ufacık kalmış. Duvarlar yalnızca fiziksel bir bariyer oluşturmakla kalmıyor, ayrılık ve yabancılaşma duygularını da güçlendiriyor.

David Guttenfelder

Temmuz 2017’de Güney Koreli askerler, Kuzey Kore sınırının geçtiği Panmunjom köyünde nöbet tutuyor. Sahip oldukları ortak dil, kültür ve etnik kökene (ve tüm bunların yanı sıra geride bıraktıkları 4 bin yıllık uygarlığa) rağmen, Kore Yarımadası’nda yaşayan insanlar, 1945 yılında –teknik olarak hâlen savaşan– iki karşıt devlete ayrıldı.

John Stanmeyer

Gruplar arasındaki çatışmalar, anlaşmazlıklarda söz sahibi olmayan insanların acı çekmesine neden oluyor. Myanmar ordusundan kaçan Arakanlı yüzlerce çocuk, Bangladeş’in güneyindeki Balukhali mülteci kampında zar zor karnını doyuruyor. 2017’de Myanmar ordusunun gerçekleştirdiği yıkım, tecavüz ve cinayetler yüzünden en az 700 bin Arakanlı ülkesinden kaçmak zorunda kalmıştı.

John Stanmeyer

Washington Eyalet Üniversitesi’nde, Önyargı Karşıtı Eğitim Simülatörü’yle becerilerini artıran Spokane Emniyet Müdürlüğü polisleri arasında Nick Briggs de var. Simülasyonlar, ölümle sonuçlanabilecek güç kullanıp kullanmama kararı verirken polisleri önyargılar yerine gerçek ipuçlarına başvurmaları için eğitiyor.

John Stanmeyer

Soykırıma karışan Cyrille Namubonye, Karuna Barış İnşa Merkezi tarafından Ruanda, Ramiro’da gerçekleştirilen, güven oluşturmaya ve affetmeye odaklı bir seminer sırasında, katliamdan kurtulan Maria Nyirambarushimana ile birlikte. Karuna proje müdürü Rosette Sebasoni, “Sağaltım sürecinde Cyrille, Maria’ya gereksinim duyduğunu, Maria da Cyrille’e ihtiyacı olduğunu anladı,” diye konuşuyor.