Kozmik Şafak

Yıldızların doğumuna tanıklık etmek, ancak, çapı Dünya'nın pek çok kentinden büyük bir teleskopla mümkün olabilir. Peki böyle bir teleskop var olabilir mi? O zaman ALMA'ya merhaba deyin…

Bir mayıs sabahı... İki kamyonet, Şili'de, Atacama Çölü'ndeki sessiz sakin San Pedro kentinden geçti, toprak yoldan dağa tırmanmaya başladı. 1994 yılıydı ve bu iki kamyonetteki beş adam, yeryüzünün en yüksek, en kuru ve en düz yerini bulmak gibi tuhaf bir arayıştaydı.

Son 1,5 haftayı Atacama Çölü'nde diğer bazı yerleri inceleyerek geçirmişlerdi. Bu yerlerden biri çölün Arjantin tarafındaydı. Şimdiyse aralarından birinin, Şilili gökbilimci Hernán Quintana'nın, Şili ordusundan aldığı haritayı takip ederek Chajnantor Platosu'na çıkan bir yol arıyorlardı. 5 bin metredeki plato, neredeyse Everest'e tırmanan dağcılara hizmet veren iki ana kampla aynı yükseklikteydi.

And Dağları'nın, doğuda, Amazon üzerinde toplanan bulutlara bir set oluşturması ve batıdan, Büyük Okyanus'tan gelen rüzgârların soğuk Peru Akıntısı'nın (eski adıyla Humboldt Akıntısı) üzerinden geçerken pek de nem toplayamaması nedeniyle Atacama Çölü, Dünya'nın en kurak yerlerinden biri olarak biliniyor. Burada yıllık ortalama yağış miktarı 1,5 santimetrenin altında.

Çölün fazlasıyla ücra, havasının ise yaşanmayacak kadar ince ve kuru olması -ki bu, gece gökyüzünü gözlemlemek için idealdi- çokuluslu birkaç büyük teleskop projesini çoktan buraya çekmişti. Bu projeler büyük oranda, evrenin optik dalga boylarında, insan gözünün görebildiği ışık tayfı aralığında, görülebilen küçük bölümüne bakmak üzere tasarlanmıştı. Quintana ve yanındakilerse farklı bir tür teleskop için uygun bir yer arıyordu; galaksileri örten, yıldızların çevresinde dönen ve yıldızlararası uzay boyunca uzanan toz ve gaz perdelerini delip geçmek üzere tasarlanmış bir teleskoptu bu. Projenin tasarlanıp inşa edilmesi yaklaşık 20 yıl alacak ve maliyeti bir küsur milyar doları bulacaktı. Ama her şeyden önce, doğru yeri bulmaları lazımdı.

Evrendeki cisimler ne kadar sıcak veya soğuk olduklarına göre çeşitli dalga boylarında enerji yayar. Örneğin, patlayan süpernovalar olağanüstü sıcaktır. Milyarlarca Güneş'in ışığına denk ve görünür bir ışık yaymanın yanı sıra, özel teleskoplarla tespit edilebilen kısa dalga, yüksek enerji x ve gama ışınları salarlar. Tayfın diğer, soğuk ucuna doğru bulunan kuyrukluyıldız ve asteroitler ise gözlerimizin ve optik teleskoplarımızın görebildiğinden daha uzun kızılötesi dalga boylarında enerji yayarlar.

Evrenin büyük bölümü bu sözü edilenlerden de soğuktur. Yıldızları oluşturan toz ve gaz bulutları, atomların artık hareketsiz hale geldiği mutlak sıfır sıcaklığından sadece az biraz daha sıcaktır. Benzer ortamlarda doğan gezegenlerin tohumlarını ise, yeni doğmuş yıldızların çevresinde dönen sisin içinde birbirine yapışan toz ve gaz parçacıkları oluşturur.

1960'lı yıllarda bu "soğuk evren"i delip geçmeye çalışan gökbilimciler, kısa sürede, kızılötesinden uzun da olsa tayfın milimetre ve milimetre-altı kesimlerindeki dalga boylarının saptanmasında karada bulunan antenleri kullanmanın ne denli zor olduğunu fark etmişti. İlk sorun, muazzam miktardaki parazitle nasıl başa çıkılacağıydı.

Gezegenimizin atmosferinden fazla bir engele takılmadan geçen görünür ışığın aksine, milimetre ve milimetre-altı dalgalar, tayfın aynı aralığında radyasyon yayan su buharı tarafından emilir ve saptırılır, bu da gökyüzünden gelen dalgalara dünyevi bir gürültü ekler. Milimetre ve milimetre-altı dalgalar bir yandan da görünür ışıktan çok daha az enerji taşımaları nedeniyle, toplama alanı devasa olan bir çanak antende dahi zayıf bir sinyal oluşturur.

Devamını National Geographic Türkiye'nin Nisan 2014 sayısında veya Nisan 2014 iPad edisyonunda okuyabilirsiniz.

Yorum Yaz

Toplam Yorum: 0

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.